Haftaya İmamın yemeğini soran ve sorgulayanlarla başladık ancak, İmamın dört kollu kayığını soranların olmadığını gördük.

Haftaya İmamın yemeğini soran ve sorgulayanlarla başladık ancak,
İmamın dört kollu kayığını soranların olmadığını gördük.
.
Nasıl hesap verilecek?
Nereye gidilecek?
.
İftira atmak,
Karalamak,
Dibe vurmak,
Aşağılamak…
Şu mübarek Cuma gününde nasıl da yakışıyor biz Müslümanlara değil mi?
.
Gözleri dönmüş,
Kalbini kapamış,
Hınç alırcasına saldırının hesabı olmayacak mı sanırsınız?
.
İslam’da şöyle diyor:
“Mümin, başkasının kusurlarını saymak veya söylemek yerine kendi kusurlarını gözünün önüne getirmelidir, başkalarının yanlışlarını ve kusurlarını söylemek ve anlatmak müminin görevi değildir.
Bu günahlar, kalbimizi, aklımızı ve vicdanımızı kirletir, bizi suçlu yapar…”
 
Artık:
“Dinimize dönsek” diyorum.
Bağışlayan,
Affeden,
Merhametli dinimize…
Yeter gıybet ettiğiniz,
Yeter iftira attğınız…
.
Siz siz olun insanlıktan çıkmayın ve sakın Şeytanlık yapmayın…
.
Günlerden bir gün şeytanın yolu bir köye düşmüş.
Keyfi yerinde olan şeytan, sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineği sağan genç bir kadını uzaktan izlemeye başlamış.
Şeytan, kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş.
Buzağı bu, az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış.
Buzağı yerinde debelendikçe boynundaki ip biraz daha gevşemiş ve sonunda yular hepten çözülmüş.
Koşarak annesini emmeye giden buzağı, süt kovasına çarpmış ve bütün sütler yere dökülmüş...
Sağdığı süt ziyan olunca siniri tepesine çıkan genç kadın, eline geçirdiği odunu buzağının kafasına vurmasıyla yavru kan içinde yere yıkılmış.
Yavrusuna saldırılmasına kayıtsız kalmayan inek bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.
Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp, elindeki tüfekle ateş ederek ineği öldürmüş.
Silah sesini duyan koca koşup gelmiş. Karısını yerde cansız yatar, babasını da elinde tüfekle görünce, belinden silahını çekip, tek atışta babasını öldürmüş.
Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam bu kadar acıya dayanamayacağını düşünüp, bir kurşun da kendi kafasına sıkarak canına kıymış.
Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan, “Bak şimdi! Bu felaketi de bana yüklerler. Buzağının ipini gevşetmekten başka ben ne yaptım ki!” demiş.
.
Tavsiyem:
Buzağının ipini sakın gevşetmeyin…

Bakıyorum televizyonlara.
Karşısındakini küçük görmeler,
Muhatap kabul etmemeler,
Ağıza alınmayacak kelimeler…
.
Bunun cezası yomu sanırsınız?
.
Ayıptır yahu!
.
Padişahın biri, adını anılmasının bile insanı ürküteceği korkunç bir hastalığa yakalanmış.
Yunan hekimleri tedavisine imkân bulamamışlar.
Yalnız şu nokta üzerinde ittifak etmişler:
“Şu ve şu özellikteki bir insanın ölümünden başka bu derdin çaresi yoktur.”
Padişah emretmiş.
Ülkeyi aramışlar, taramışlar ve istenilen nitelikte bir köylü çocuğu bulmuşlar.
Padişah, çocuğun annesiyle babasını çağırtarak birçok para ve ihsan karşılığında onları ikna etmiş.
Kadı da, “Padişahın selâmeti için ahaliden birinin kanı dökülebilir” diye fetva vermiş.
Eksik iş kalmayınca çocuğu cellâda teslim etmişler.
Cellât, vazifesini yapmaya hazırlanırken, çocuk başını semaya kaldırarak acı acı gülmeye başlamış.
Çocuğun bu gülmesi, padişahın merakını çekmiş ve çocuğa sormuş:
-“Şu hal, senin için gülecek bir hal değildir. Söyle, niçin gülüyorsun?”
Çocuk mahzun, cevaplamış:
-“Evlâdın nazını çekecek, anasıyla babasıydı. Onlar beni değersiz bir menfaat karşılığında feda ettiler.
Dava, kadılar huzuruna çıkarıldı, adalet onlardan beklenirdi. Onlar da katline fetva verdi.
Padişah ise, kendisinin sağlığını benim kanımın dökülmesinde görüyor.
Şu halde Allah’tan başka yardımcım kalmamıştır da ...
Ey Allah’ım, halimi kime şikâyet edeyim. Adaleti ancak senden beklerim, çünkü sen şanı yüce olansın.”
Padişah bu sözlerden pek üzüldü, gözleri yaşarmış. “Masum bir yavrunun kanına girmektense benim ölmem daha iyidir” diyerek çocuğu bağrına basmış, öpmüş, okşamış ve birçok bağış ve ihsan yaparak onu serbest bırakmış.
Rivayet ederler ki padişah o hafta içinde devasız derdinden iyileşmiş.
Nil kıyısında dolaşırken bir fil çobanı çok güzel bir beyit okurmuş:
“Hani her gün çiğneyip geçtiğiniz karıncalar var ya, işte aynen bunun gibi bir gün sizi de filler ezer geçer…”

Yapılan kimsenin yanına kalmazmış derler.
Doğru mu,
Değil mi?
Bakalım…
.
Abbasi halifelerinin beşincisi Harun Reşid, sarayının bahçesindeki bir gülfidanını çok beğenmiş ve yaprağı, kokusu, görünüşüyle dikkatini çeken gülü özel bakıma alması için bahçıvana emir vermiş.
Bahçıvan üzerine titremeye başlamış gülün.
Ne var ki, sakınan göze çöp batar derler ya. Aynen öyle olmuş.
Bir sabah bahçıvan gelip bakar ki, gülün dalına konan bir bülbül, ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürmüş.
Tek yaprak bırakmamış gülün başında...
Korku içinde koşmuş halifeye:
-“Sultanım” demiş, “üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül gagalayarak yere dökmüş, tek yaprak bırakmamış gülün başında...”
Harun Reşid, telaş etmeden cevap vermiş:
-“Üzülme efendi üzülme… Bülbülün yaptığı yanına kalmaz!”
Rahat bir nefes alan bahçıvan işine dönmüş. Bir gün bakmış ki bir yılan, yaprakları düşüren bülbülü yakalamış, yutmak üzere ve otların arasında kayıp gidiyor.
Heyecanla yine halifeye gelmiş:
-“Sultanım, bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm” demiş.
Sultan yine telaşsız:
-“Merak etme efendi, yılanın yaptığı da yanına kalmaz!”
Bahçıvan yine işine dönmüş.
Bir ara bahçede çalışırken otların arasında yılanı görmüş.
Hemen elindeki küreğiyle darbe üstüne darbe indirerek yılanı orada öldürmüş.
Sevinçle geldiği halifeye durumu anlatmış.
-“Sultanım… Bülbülü yakalayan yılanı ben de bahçede otlar arasında yakalayıp küreğimle öldürdüm.”
Harun Reşid yine sakin:
-“Bekle efendi bekle, senin de yaptığın yanına kalmaz!”
Nitekim çok geçmez bahçıvan hatalar yapmış.
Yakalayıp Halifenin huzuruna çıkarmışlar ve cezalandırılmasını istemişler.
Halife emrini vermiş:
-“Atın bunu zindana!”
Hemen yaka paça zindana doğru götürürken geriye dönen bahçıvan şunları söylemiş:
-“Sultanım, bülbülün yaptığı yanına kalmaz dediniz, onu yılan yuttu. Yılanın yaptığı yanına kalmaz, dediniz, onu da ben öldürdüm. Şimdi benim yaptığım da yanıma kalmıyor, sen zindana attırıyorsun… Herkesin yaptığı yanına kalmıyor da seninki mi yanına kalacak? Demek sana da bir yapan çıkacak... Öyle ise gel sen bana yapma ki bir başkası da sana yapmasın!”
Harun Reşid:
-“Doğru söyledin” bahçıvan diyerek yanındakilere emir vermiş:
-“Bırakın bahçıvanı, çiçekleri sulamaya devam etsin!..”
Demişler ki:
-“Sultanımız, bahçıvanın yaptığı yanına kalır!..”
-“Hayır” demiş, “kimsenin yaptığı yanına kalmaz. En ağır şekliyle ahirette ödemeye tehir edilir. Ama gafil insanlar bunun farkına varamaz da, yaptığı yanına kaldı sanırlar!”
.
Kıssayı anlatan diyor ki:
“Evet, kimsenin yaptığı yanına kalmaz. Bunda hiç şüpheniz olmasın. ‘Yanına kaldı’ sanılanlar daha ağırıyla ahirette ödemeye tehir edilirler. Ne var ki, gafil insanlar bunun farkına varamaz da yaptığı yanına kaldı sanırlar.”

Dünya zevklerine dalanlar,
Mal, mülk peşine koşanlar,
Hırsını yenemeyenler,
Ara sıra ruhunuzu yoklayın:
“Yerinde mi acaba?
.
Yıllar önce, köyün birine bir imam görevlendirilmişti.
İmam gençti ve yeni evliydi.
Gayretli ve çalışkandı.
İnsanları namazla buluşturmak için çaba sarf eden samimi bir insandı.
Fakat ne kadar çabalasa da köyün erkeklerini camiye, cemaate çekmeyi başaramamıştı.
Belki de yazın yoğun dönemi olduğu için Cuma haricinde insanlar gitmiyordu.
Kapı kapı dolaştı, olmadı.
İşlerinde yardımcı olmayı teklif etti, olmadı.
Namazın hikmetlerinden bahsetti, yine olmadı.
Bir sabah köy, salâ sesiyle uyandı.
Herkes merakla kimin öldüğünü soruyor; ama kimse bilmiyordu.
Tarlaya, bağa, bahçeye gitmeye hazırlanan köylü, soluğu camide aldı.
Herkes imamın salâyı bitirip çıkmasını bekliyordu. Nihayet imam gözüktü. Biri atıldı hemen:
-“Hoca! Kim öldü Allah aşkına? Kimsenin haberi yok, ismini de söylemedin.”
O zamana kadar cemaati kapıda göremeyen imam, öfkeyle bağırdı:
-“Kim olacak! Sizin ruhunuz ölmüş, onun için okudum salâyı…”

Diyeceğim o dur ki:
İftira atmayın, günahtır…