Bir üşüttüm, bir üşüttüm sormayın gitsin. Sebebi garibanlık tabi.

Geçtiğimiz gün yağan karda ayağımıza henüz bir ayakkabı alamadığımızdan rafta duran rugan ayakkabıyı giydim.

.

Hani bir zamanlar nişanlamıştık filan ya, o zamandan kalma dolapta duruyordu.

.

Taktık ayağımıza, bastık üzerine zira ayağıma olmuyordu, kilo almışım sanırım o zamandan bu yana.

.

Evden kahveye gidene kadar çoraplar kardan ıslandı.

Kahveye gidince de, yedeğin altını yak, ortalığı topla derken unuttuk ıslaklığı.

O durumdan ötürü ayaklarım üşümüş haberim yok.

Eh oradan aldığım nem, vücuda yayılınca ciğerime kadar işledi tabi.

İdrar yollarım sıkıntıya girdi.

Haşat oldum yani.

.

Annem “Oğlum alsan ayağına bir kışlık bot filan” diyor ama para nerde?

Aldığımız ücretle yetişemiyorum ki.

Kış gelince masraflarda arttı tabi.

Doğalgaz, kışlık sebzeler, pahalılık…

Ekmek alırken düşünüyoruz nasıl olacak diye.

Ne botu, ne ayakkabısı?

.

Annem ördüğü çorap paralarını çıkardı koynundan, “Al bunları kendine ayakkabı al” dese de almadım tabi.

Zira “Onlar benim kefen param” deyip duruyordu.

Mümkün değil alamam.

“Ben patrondan alırım avans” diyerek kandırdım onu, hâlbuki ne avansı?

Yok öyle bir şey.

“Akşama geldiğinde ayağında göreceğim onları ayağında” diyerek yemin ettirdi bana.

.

Rugan ayakkabıların topuğuna basarak çıktım evden.

Bir yandan da “Akşama ayakkabı almamış olursam çok üzülür” diye de düşünüyorum.

.

“Ya Allah!” diyerek gittim kahveye.

Müşterilere bakıyorum, çay yapıyorum bizim ocakçı gelene kadar.

.

O sırada içeri biri girdi.

Elinde kocaman bir bavul var.

Yanıma geldi; “Ağabey sen buranın sahibisin anlaşılan, bana müsaade etsen de şu ayakkabıları satsam şu köşede. Çoluk çocuk aç evde bekler. Ben de bitpazarından ucuza alıp, kahve köşelerinde satıyorum üzerlerine biraz koyarak. Ne dersin?”

.

İçimden, “Allah mı gönderdi seni bana” desem de pek renk vermedim tabi.

“Tamam şu tarafa geç” dedim girişin yanını gösterdim sonra da “Fazla gürültü yapmadan sat. 1 saatin var. Ondan sonra patron gelecek, seni görmesin. Hem sen, hem ben fırçayı yeriz sonra” dedim.

“Allah razı olsun senden abiciğim” diyerek köşeye gidip açtı bavulu.

Ben de gittim yanına.

“Bana bak! Bana göre şöyle düzgün bir bot filan bir şey var mı? Kışlık olsun…” dedim.

“Aslan ağabeyim, sen var ya sen, Allah’ın sevgili kulusun harbiden. Bugün bir tane bot var elimde, hani param olsa ben alırım o kadar yani. Nah işte şu…” diyerek bavulun dibinden çıkardı önüme koydu.

Harbiden çok güzeldi, içi müflonlu, dışı süet, hiç giyilmemiş gibiydi.

“Lan bana bak, rahmeti iyi kullanmış galiba?” deyiverdim şaka yollu.

“Allah seni inandırsın ağabeyim ağzımdan aldın lafı. Giyersen giy ama gerçekten rahmetli olmuş sahibi, satıcı öyle söyledi bana…”

“Giyerim tabi, ne var ki?”

“Bak ağabeyim, sen beğendiysen sana bir güzellik yapacağım. Bunları sana hediye olarak veriyorum. Bu soğuk havada madem sen bana kahveyi açarak yaptın bir güzellik, ben de sana yapacağım…”

“Olmaz öyle şey, seninki ticaret. Neyse ederi vereceğiz elbet.” O sırada ayakkabıyı giydim ayağıma, Tam oturdu ayağıma.

“De bakalım ne istersin buna?”

“Ağabey sen yabancı değilsin, ver 200 lira senin olsun. Maliyetine veriyorum bak!”

Yahu bu botu çarşıdan alsam en az 2 bin lira. 200 lira nedir ki bir bot için.

“Tamam alıyorum bunu. Hakkını helal et” dedim aldım.

“Ağabey lafı mı olur, senin yaptığın iyiliğin karşılığında devde kulak. Ayağında paralansın, güle güle giy…” dedi sevinerek.

.

Daha sonra 1 saat içinde 5-6 ayakkabı sattı.

Ayakkabılar ucuz olduğundan satması kolay oldu.

Giderken eyvallah dedi ve gitti.

.

Ben ayağımda botlarla çok havalı oldum.

Kahvedekiler;

“Rüstem sen bunu giyme lan, büfeye koy çok gıcırmış” diyerek benimle dalga geçtiler.

.

Akşama doğru patron geldi, kahvedeki gençler, “Bak seninki sosyete oldu” diyerek ayağımdaki botu gösterdiler patrona.

“Rüstem!” dedi patron, “Oğlum hangi parayla aldın bunu? Annen mi verdi yoksa. Zira hergün param yok, param yok diye başımın etini yiyordun?”

“Yok be patronum bakam sen bu gevşeklere, ikinci elden aldım 200 liraya…”

“Ooo süpermiş, güle güle giy…” dedi ve “getir benim kahvemi” diye diye seslendi.

.

“Patronum kahvem kalmadı gidip almam lazım. Müşterilerden vakit bulamadım. Bir koşu gidip alayım” dedim ve fırladım kahveden dışarı.

O gün de mahallede semt pazarı kurulu.

Kahveciye giderken mecburen pazardan geçmek zorundayım, ayakkabıya kimse basmasın diye kenardan kenardan gidiyorum.

.

Eve de birkaç şey alayım dedim.

Durdum patatesçinin önünde patates seçiyorum, biri arkamdan bağırdı;

“Tutun tutun şunu, hırsız var!” diye.

Hemen arkamı döndüm hırsızı kovalayacağım ama ne koşan var, ne kaçan.

Karşımda bir genç bana bakıp, “İşte burada, ayakkabılarımı çalan bu!” diyerek bana doğru bağırıyor.

Bütün pazarcılar bana bakıyor ama hareketlenmiyorlar, zira hepsi beni tanıyor.

Çocuğun başka birini gösterdiğini zannedip, etrafa bakıyorlar.

Ne zaman çocuk gelip ayağımdakileri pazarcılara gösterdi o vakit pazarcılar anladı durumu ve bana;

“Hayrola Rüstem ağabey, vurguna mı başladın artık?” diye gülüşüp, dalga geçiyorlar.

Meyveci Tahir geldi yanıma, “Hayrola Rüstem aga, nedir durum? Bu velet benzetti galiba ayakkabısını?” dedikten sonra gence dönerek; “Ulan oğlum bu memlekette sadece sende mi var bu ayakkabıdan? İnsanları hırsızlıkla suçlamaya utanmıyor musun?”

Genç heyecanla; “Evet benim ayakkabım tabi. Dün gece evin önünden çalınmıştı. Bak bağcıklarının uçları püsküllü, ben yaptım onları. Ayrıca yan tarafında ufak bir çizik var, bisiklete binerken çizilmişti. Oradan tanıdım…”

.

Durum benim tarafımdan anlaşıldı.

Bana satan adam veya satın aldığı kişi bu botları çalmıştı.

Hemen çıkarıp verdim çocuğa botlarını.

Durumu da oradakilere anlattım.

Çocuk özür diledi, başka parası olmadığını yoksa botları almayacağını söyledi.

Oradan bana terlik verdiler ayağıma.

Ben o soğukta terlikle kahve aldım ve gecenin bir vaktine kadar ayağımda şıpıdık terliklerle servis yaptım.

Annem görmesin diye eve o yattıktan sonra gittim.

Ayağım yine üşüdü.

Sabah annem uyanmadan, rugan ayakkabıların topuklarına basarak çıktım evden…

 

HEİDİ

Televizyonun ilk yıllarında yayınlanırdı Heidi adlı çizgi film.

Alp Dağlarında geçen hikayesinde dedesinin yanında mutlu bir kız çocuğu idi.

Bir de arkadaşı Peter vardı çobandı.

Yaşadıkları maceralar bizleri ekran karşısına kilitlerdi.

.

Ancak Heidi göründüğü gibi mutlu ve mesut değilmiş aslında.

Seyrederken “Bu kız neden hep çıplak ayakla geziyor?” şeklinde sorgulamadık.

Yaz, kış bu şekilde gezmesine hiç aldırış etmedik.

Meğer çok büyük bir sebebi varmış.

.

İşte size internetten bulduğum konu hakkındaki yazı.

“Heidinin ayakları neden çıplak?”

Sebebi mi?

“Heidi bir köle çocuktur ve dönemin İsviçre yasalarına göre köle çocuklar ayakkabı giyemez.”

.

“İsviçre’de gayri meşru olarak dünyaya gelen, anne babası hapiste olan, suç işlemiş yahut kimsesiz kalmış çocuklar kilise papazları tarafından onlara bakabilecek kişilerin yanına yerleştiriliyor ya da bir başka deyişle satılıyorlardı.

Toplum tarafından dışlanan bu çocuklar çiftliklerde çalışmaları için kiralık olarak verilir veya şehir, kasaba merkezlerinde kurulan çocuk pazarlarında ev işlerinde kullanılmak üzere satışa çıkarılırlardı.

Çocuklar satın alındıklarından itibaren onları satın alan kişinin vesayetinde sayıldıkları için, başlarına gelen dayak, işkence, taciz ve hatta tecavüz vakalarıyla hiç kimse ilgilenmezdi.”

.

“… Ahırda hayvanlarla yatıp kalkmaya layık görülen, çuvaldan elbiseleriyle sadece ekmek yedirilen bu çıplak ayaklı çocuklar uzun yıllar boyunca İsviçre halkı tarafından kanıksandı, hatta öyle ki, birçok aile bu çocukların ayakkabılı ‘Normal çocuklardan ayırt edilmesinde kolaylık sağladığından’ zavallı çocukların çıplak ayakla dolaşmasının daha uygun olduğunu düşünmekteydi!”

.

“… İsviçre’de ‘Verdingkinder’ denilen bu kölelik sistemi, inanması güç bir şekilde 1981 yılına kadar tam olarak yasaklanmadı!

Daha da kötüsü İsviçre devletinin şu an bazıları hala hayatta olan bu insanlardan resmi olarak özür dilemesi ise ancak 2013 yılında mümkün oldu.”

.

“İsviçre toplumunun garip bir şekilde kanıksadığı ve tepkisiz kaldığı bu olaya yükselen ilk sesler ancak yabancılardan geldi. Bir Rus doktorun, çalıştırıldığı çiftlikte ağır ve yoğun tecavüzlere uğrayan ve bunun sonucunda hayatını kaybeden bir erkek çocuk için resmi rapor hazırlaması bu olaya yükselen ilk seslerden biridir.”

.

“Bu tür vakalarda doktorlar çoğunlukla ölü çocuğun ölüm sebebini görmezden geliyor ve üstünü kapatıyordu. Yani doktorun yaptığı bu eylem hiç rastlanan bir durum değildi. Sonuç olarak Rus doktorun hazırladığı bu rapor otoriteler tarafından dikkate alınmadı ve doktor farklı milliyeti yüzünden dışlandı. Bu olaydan sonra bazı kadın örgütleri ve sendikalar da çocuk kölelerin durumuna karşı seslerini yükselttiler. Ayrıca bazı yazarlarda bu olaya karşı tavır aldılar.

Kendisi de Verdingkinder adı verilen kölelik sisteminin kurbanı olan yazar Carl Loosli annesi ve babasını doğru dürüst göremeden 11 yaşına kadar çiftliklerde çalıştırılıp tacizlere uğramıştı. Yazarlık yaptığı dönemde başına gelenlere sessiz kalmadı ve bu konu üzerine yazılar yazdı.”

.

“Ne yazık ki, İsviçre’nin tabu olarak kabul ettiği ve kanıksadığı bir sisteme çomak sokmaya çalıştığı için yazdıkları hiç bir zaman ciddiye alınmadı ve yaşadığı dönemde değer görmeyen bir yazar olarak kaldı. Ayrıca ünlü ressam Albert Anker de İsviçre yaşamını yansıttığı tablolarında çokça bu çıplak ayaklı çocuklara yer vererek, görmezden gelinen bu gerçeği tablo meraklısı zengin zümrenin önüne sermeyi amaçlamıştır. Kısacası Heidi’nin çıplak ayakları İsviçre’nin kapatmak istediği utançlarının bir resmidir.

Son dönemde yayınlanan Heidi çizgi filminde ayakkabılı olarak gösterilmektedir.”

Alıntı: Tevfik Yaşar Tekeli